
Yıkımdan Yaşama Doğru
“Bizi hayatın içine sürüyorsun,
Zavallının suçlu olmasına izin veriyorsun,
Sonra ona ıstırabı bırakıyorsun,
Çünkü her suç intikamını dünyada alır…”
*Goethe, Wilhelm Meister.
Peki ya kendi canına da kıyması ıstırabın ağırlığındansa? “Suçlu” olması, biz sorumluluk sahibi olması gerekenlerin sorumluluklarımızın ağırlığının farkında olmamamızdansa? Bu “intikamın” faili aslında omuzlarına bir toz zerresi bile konduramayacak kadar burnunu yükseklere dikerek olan biteni izleyip bir de üstüne herkesi yargılayanlarsa?
Kahramanmaraş’ta olan bitenler malumun ilanıydı. Üstelik ilk değildi, gören gözler korku dolu biçimde söyleyecektir ki son da olmayacak… “Biz” diyerek genellediğim konunun muhatapları, muhtemelen günler boyunca suça sürüklenmenin sebeplerini tartışacaktır; kamunun hemen her düzeyinde meslek profesyonelleri fırsat bulduğu her platformda, ilgili her sivil toplum kuruluşu türlü mecralarda, ebeveynler bir araya geldiği her masada. Birbirlerine “İnsan neden suç işler?” sorusunu soracaklar. Türlü cevap bulması kolay bir soru değil mi? Bir nefeste onlarca sebep sayabilirsiniz; ruhsal sorunları olabilir, ekonomik yetersizlik içerisinde olabilir, eğitim düzeyi düşük olabilir, ailesi ve çevresi benzer davranışlar sergiliyor olabilir, kötü muameleye maruz kalmış olabilir, kötü bir insan olabilir, olabilir olabilir…
Yukarıdaki liste, onlarca yıldır suç dosyalarının kapaklarına iliştirilen, her televizyon tartışmasında tekrarlanan olağan şüphelilerdir. Ancak bu tabloya bakarken devasa bir boşluğu ıskalıyoruz: Eğer yoksulluk, kötü çevre veya eğitim düzeyi suça neden oluyorsa; aynı koşullarda yaşayan milyonlarca insan neden hala suç işlemiyor? Soruyu tersine çevirmek zorundayız. Odaklanmamız gereken, bizi suça sürükleyen faktörlerden ziyade, bizi o uçurumun kenarında tutan, içimizdeki o yıkıcı agresyonun dışarı taşmasını engelleyen fren mekanizmalarıdır.
Freud yukarıda yer alan dörtlüğü “Uygarlığın Huzursuzluğu” adlı eserinde özetle şu cümlelerle yorumluyor. Uygarlık, insanı bir arada tutmak için bireye “taşınması güç bir suçluluk duygusu” yükler. Bizler suç işleyemeyiz çünkü kolektif bilinç ve toplumsal sözleşmeler bizleri dizginler. Bireyin içinde var olan sevgi dürtüsü ve yıkım dürtüsü sonsuz bir anlaşmazlık içindedir. Suç işlemememizin sebebi bu iki gücün arasında bir dengenin var olmasındandır. Tıpkı yin ve yangın arasında bulunan kusursuz denge gibi. Sevgi dürtüsü, yıkım dürtüsünü ehlileştirir ve onu yaratıcı bir enerjiye çevirir. En yıkıcı dürtünün içinde bile bir yaşam amacı olabilir ve en uygar yapının içinde bile insanı boğabilen bir baskı olabilir. Koca bir uygarlık bu incecik çizginin üzerinde seyir halindedir.
Peki buradaki çocuğun yaşadığı denge kaybının, fren mekanizmasının devreye girememesinin sebebi nedir?
Birey yaşam boyunca ilkel benliğini kontrol altında tutmak için görünmez bir savaş verir. Freud, uygarlığın insanoğlundan sadece dürtülerinden feragat etmesini istemediğini, aynı zamanda bu feragati denetlemek için içimize bir ajan yerleştirdiğini söyler. Bu ajan süperegodur. “Süperego “vicdan” adı altında, egonun yabancı bireylere uygulamak istediği agresyonu egoya uygular. Müşkülpesent süperego ile ona boyun eğen ego arasındaki gerilime suçluluk deriz.” Birey suç işlemeyi düşündüğü anda dahi bu his ile cezalandırılır. Yani birey için yaşam boyu süren o kendini kontrol etme zorunluluğu bir tercih değil, uygarlığın hayatta kalması için bireye kestiği ağır bir faturadır. Tam bu noktada ajanımızın, hatta tanımı revize ederek söyleyelim, “gardiyanımızın” gücünü nereden aldığına bakmamız gerekir. Freud iç dünyadaki gerilimi oldukça soyut bir şekilde aktarırken, Hirschi bu gerilimin dış dünyadaki fren mekanizmalarını son derece somut bir şekilde bizlere sunar.
Hirschi sosyal kontrol kuramında dört temel mekanizmadan bahseder; bağlılık, adanmışlık, katılım ve inanç. Bağlılık ayağında öncellikle ebeveynin, devamında saygı duyulan diğer yetişkinlerin (öğretmen gibi) düşüncelerine değer vermek vardır. Özellikle ilköğretim dönemi çocuğunda başarıya karşılık takdir görme isteği bu mekanizma ile ilişkilendirilebilir. Süreğen bir şekilde karşılaşılan; alınamayan onaylar, sert eleştiriler, tepkisel yaklaşımlar sebebiyle yetişkin dünyası ile bağ koparsa birinci sac ayağı kırılır, ilk mekanizma devre dışı kalır. Adanmışlık, bireyin yasal yollarla elde ettiği kazanımı korunma isteğini ifade eder. Suç işlersem kazanımı kaybederim düşüncesi ön plandadır. Kaybedecek bir kazanımı olmayan birey, koruma içgüdüsünden yoksundur ve legal yollarla başarı elde edememek Merton anomisinde de aktarıldığı üzere hedefe giden yolda illegale başvurulmasına sebep olabilir. Katılım, bireyin biriken içsel enerjisini harcayabileceği bir sosyal faaliyete yönelim biçiminde ifade edilebilir. Malum, boş duranı şeytan doldurur. Son ayak olan inanç; ortak ahlaki değerlere, yasaya ve uygarlığın kurallarına duyulan sarsılmaz inancı anlatır. Bu bağ koptuğunda taşınması zor suçluluk duygusu yerini bir duyarsızlığa bırakır.
Fren mekanizmaları birer birer arıza verirken dengenin kaybolması kaçınılmazdır…
Suç işlemememizin nedeni, “iyi” birer insan olmamız değil; Hirschi’nin toplumsal bağlarının, Freud’un süperegosunu sürekli besliyor olmasıdır. Eğer bir bireyde var olan bu dışsal bağlar zayıflamışsa, süperego beslenemez ve “kendini kontrol etme” zorunluluğu bir yük olmaktan çıkar. Omuzlarındaki o ağır suçluluk duygusunu atıverir ve yıkım dürtüsü doğrudan eyleme dönüşür.
Ne hazin bir çöküş… Peki bu çöküşü toplumsal düzeyde yaşıyorsak? Gardiyanımız olan süperego neyin suç olduğunu tartacak bir teraziyi nasıl bulacak?
Durkheim anomisinde toplumsal vicdanın çöküşünden bahseder. Toplumsal değişim hızının kontrolden çıkması sonucunda toplumda var olan o “eski kuralların” gittiğini, asıl problemin ise yeni kuralların henüz gelmemesi olduğunu anlatır. Peki içinde yaşadığımız toplumu bu denli hızlı bir değişime sokan ana unsur ne olabilir?
Bu ana unsur, toplumsal vicdanı yerinden söküp alan dijitalleşmenin kontrolsüz hızıdır. Eskiden bir kuralın, bir değerin veya bir ayıp algısının toplumda yerleşmesi nesiller sürerken; bugün dijital mecralar, Durkheim’ın uyardığı o anomiyi ışık hızında evlerimizin içine, çocukların odasına taşıyor. Dijitalleşme, eski dünyanın o koruyucu, denetleyici ve frenleyici mekanizmalarını birer birer devre dışı bırakıyor. Sıkılma becerisini kaybeden çocuklar sürekli biçimde anlık dopamin isteğine karşı koyamıyor; gerçek dünyada bir sorunla karşılaşınca anında silip yok etme ve baştan başlama dürtüsüyle hareket ediyor. Şiddet en hızlı problem çözme aracı olarak görülüyor. Ekran başında dijital oyunlar kanalıyla binlerce kez “öldürme” provası yapılıyor. “Ölüm” kavramına duyarsızlaşan çocuklar gerçeklikten yavaş yavaş kopuyor. Silahın ağırlığının kollarında yaratacağı baskıyı, barutun kokusunun ve patlama sesinin rahatsız ediciliğini bilmiyor; kanı yalnızca pikseller halinde bir görsel olarak görüyor. Eğer “oyun biterse” tüm ölümlerin son bulup herkesin yeniden dirilebileceği bir dünyanın içinde yaşadığına inanıyor. Empatinin yalnızca yüz yüze iletişimle gelişebileceğini düşündüğümüzde; etkileşimin bu denli azaldığı yeni dünyada anonim olarak yapılan zorbalıklara karşın herhangi bir huzursuzluk hissetmiyor; kurbanın göz yaşını, sızlamasını veya korkusunu göremiyor. Duygusal bir duyarsızlaşma yaşıyor. Şiddetin meşrulaştığı içeriklere her gün, her dakika maruz kalıyor. Kohlberg’in ahlaki gelişim kuramının ilk düzeyinde takılıp kalan bireyler yetişiyor; ceza yoksa davranış doğrudur. Bu dijital dünyanın kuralsızlığında ceza yok, aksine saydığımız tüm bu davranışlar devam edebilmenin tek yolu…
İşte bu noktada karşımıza çıkan manzara, modern bir “Dijital Vahşi Batı”dır. 19. yüzyılın o uçsuz bucaksız, kuralsız ve sahipsiz sınır kasabalarında olduğu gibi, dijital dünya da bireyi tüm toplumsal etiketlerinden ve denetimlerinden koparıp anonim bir gücün eline teslim ediyor. Bu mecrada şerif henüz kasabaya gelmemiştir; tek kural, en hızlı tetiği çekmek ve en yıkıcı agresyonu sergilemektir.
Tüm bu değişim yalnızca dijital dünya ile sınırlı değil üstelik. Günümüz ebeveynlerinin tutum ve davranışları, çocukları en iyi ve en önemli olmasının da ötesinde, “tek iyi ve tek önemli olma” idealine yönlendiriyor. Narsist birey ve narsist toplum içimizde büyüyor. Geçim kaygısı sebebiyle her iki ebeveynin de çalışma hayatına katılmak zorunda kalması, ülkemiz çalışma şartları da göz önüne alındığında bağlanma stillerinde köklü bir dejenerasyona sebebiyet veriyor. Güvenli bağlanamayan çocuklar empatik modellemede güçlük çekiyor. Yaşamın her alanında haksızlık ve hukuksuzlukla mücadele eden ebeveynleri gözlemleyen çocukların adil dünya inancı sarsılıyor. Zorbaların popülerliği akıl çeliyor, hakkı temin ve hukuku tesis edenlerin ana akımda “babacan mafyalar” olması çocukluk dönemi kahramanlarının kimliğini ters düz ediyor. Sosyal medya platformlarında paylaşılan ulaşılması güç mükemmel hayatlar ile kıyas, çocukların mümkün olmayan başarı standartları geliştirmelerine, sonucu olarak başarıya ulaşamama ise aşağılık duygusunun gelişimine sebebiyet veriyor…
Sözün özü dostlar; zaman değişiyor ama insanlığın kendisini yok etme yolundaki döngüsü hız kaybetmeden sürüyor. Peki ya umut? Daima vardır; en karanlık gecenin sabahında, tan yeri ağardığında dipsiz bir çukurdan farksız odanızın penceresinden sızacak ufacık bir parıltı bile bize güneşin yeniden dünyayı ısıtacağını hatırlatmaya yetecektir.
Umut; tetiği çeken parmağın öfkesinde değil, o parmağı sevgiyle tutan elin sıcaklığındadır. Eğer Goethe’nin dediği gibi “her suç intikamını dünyada alıyorsa”, her iyileşme de yine bu dünyada, bizim ellerimizde başlayacaktır. Vahşi Batı’nın kuralsızlığından, uygarlığın huzurlu sessizliğine geçmek için ihtiyacımız olan şey; sabah olup uyandığımızda güneşin doğacağına dair olan inancımızı kaybetmemek, gün doğumuyla beraber sıcak yataklarımızdan ayrılıp var gücümüzle inandığımız değerler uğruna çabalayabilmek, değişime ve gelişime inanarak yürüdüğümüz bu yolda sabırlı olmaktır.
Çünkü unutmamalıyız ki; en karanlık anomilerin içinde bile, insanoğlunun o sönmek bilmeyen yaşam dürtüsü, her zaman yıkımın küllerinden yeni bir dünya kuracak güce sahiptir.




