
Beşikten Gelen Çığlık
İnsanoğlu neden ağlar, hiç düşündünüz mü? Kendinize şu soruyu sorun: “En son ne zaman ağladım ve o an ne hissediyordum?” Muhtemel cevap, yoğun stres veya çaresizlik altında olduğunuz bir an olacaktır. Halk arasındaki yaygın inanç, ağlamanın vücuttaki stresi gözyaşıyla dışarı attığı yönündedir. Nörobiyoloji bunu körkütük reddetmez; ağlama eylemi, bedenin alarm durumu olan sempatik uyarılmayı sakinleştirip parasempatik sinir sistemini devreye sokmayı amaçlar. Yani bedene şu mesaj verilmek istenir: ‘Tehlike geçti, güvendesin.’
Ancak tıp ve gelişim psikolojisinin bize aktardığı hayati bir gerçek de vardır: Bebeklikte bu sistem kendi kendine çalışmaz!
Yeni doğan bir insan yavrusu, yetişkinler gibi kendi biyolojik frenine basıp o içsel fırtınayı tek başına dindiremez. Parasempatik sistemin o sihirli ‘Tehlike geçti’ mesajını verebilmesi; ağlayan bir bebeğin sıcak bir kucak, bir çift kol tarafından sarılmasına, göğse bastırılmasına ve fetüs günlerinden tanıdık gelecek kalp atışını duyarak başka bir insanın sinir sistemiyle “eş-düzenlenmesine” bağlıdır. Güven, genetik bir fabrika ayarı değil; bebekliğin ilk aylarında ten tene, göz göze kurulan temasla sinir sistemine işlenen bir öğrenmedir.
Peki ya ağlayan bir bebek bahsettiğimiz öğrenme sürecindeki temel fiziksel temastan yoksun kalırsa? Dakikalarca, hatta saatlerce ağladığı halde onu saracak bir yetişkine ulaşamazsa? Muhtemelen bir süre sonra ağlamayı kesecektir. Dışarıdan bakan bir çift göz ise “Aa, ne kadar da uslu bir bebek. Kendi kendine sakinleşti.” diyecektir. Biyolojik gerçekler ise bambaşka bir şey anlatır. Bebek sakinleşmedi, aşırı enerji tüketen sistem kendisini kapattı. Amigdala “donma” tepkisini verdi ve pes etti. Korkunç olan bilişsel kayıt ise, bebeğin “dünyanın güvenilmez, tehlikeli ve yardım çağrılarına yanıt vermeyen bir yer olduğu” inancını edinmiş olması…
-
0-3 Yaş Çocuk Kuruluşlarında Kapasite Aşımı ve TİHEK Raporları
Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu farklı şehirlerde farklı çocuk yatılı kuruluşlarını yıllardır ziyaret etmekte ve gözlemlerinin ardından tavsiye kararlarını iletmektedir(bknz: 2022/18, 2025/30, 2026/48 sayılı raporlar). Söz konusu raporlardaki ortak gözlemlerden bir tanesi ilgili kuruluşların kapasite üstü biçimde hizmet vermesidir. Kapasite üstü hizmet vermenin en beklenen sonucu ise koruma altındaki çocukların bir kamu kuruluşu tarafından karşılanması en güç ihtiyaç olan “sevgi ve güvenli bağlanma” gereksiniminin bizzat sistemin yapısal sınırlarına çarpmasıdır. Bir vardiyada onlarca bebeğin sorumluluğunu üstlenen bakım personeli, ne kadar özverili olursa olsun, kısıtlı mesaisini paylaştırmak zorunda kaldığı bu sayısal baskı altında kaçınılmaz olarak bir seçimle baş başa bırakılır: Duygusal temas kurmak ya da biyolojik olarak hayatta tutmak.
Aşırı iş yükü, bakım emeğini şefkatli bir eş-düzenleme sürecinden çıkarıp; saati gelen mamanın verildiği, altların hızla temizlendiği ve bir sonraki beşiğe koşulduğu mekanik bir fabrika bandına dönüştürebilir. Sonuçta karnı doyan, ateşi ölçülen ama gözünün içine bakılamayan, ağladığında bedeni bir yetişkinin göğsünde “ihtiyaç duyduğu ölçüde” sakinleşemeyen yüzlerce bebek, o kuruluşlarda yavaş yavaş “kendi içine çekilerek” büyüyecektir.
Tam da bu noktada, Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramının ilk ve en hayati basamağı olan “Temel Güvene Karşı Güvensizlik“ krizi sessizce büyümeye başlar. Dünyaya gözlerini açtığı aylarda ağlayarak gösterdiği taleplerine yanıt bulamayan, ten temasıyla “buradasın ve güvendesin” mesajını alamayan bir zihin için temel inanç artık biçimlenmiştir: Dünya tehlikeli, insanlar umursamaz ve yardım istemek boşunadır. Bu çekirdek inanç, çocuğun büyüyüp kuruluştan ayrıldığı gün sona eren basit bir yaşanmışlıktan ibaret değildir; aksine, ileride tüm toplumu sarsacak bir domino etkisinin yıkılan ilk taşıdır.
Travis Hirschi’nin Sosyal Kontrol Kuramı’nda aktardığı üzere, bir bireyin suçtan ve toplumsal kopmadan uzak durmasını sağlayan dört temel sacayağı vardır; bunların ilk ve en önemlisi ise “bağlanma”dır. Bakım verenine güvenle bağlanamayan bir çocuğun; ilerleyen yıllarda okula, yasalara, kurumlara ve tabi toplumsal kurallara bağlanmasını, saygı göstermesini, uyum sağlamasını beklemenin maalesef bir gerçekliği yoktur. Hirschi’nin o ilk bağı kurulamadığında, Robert Merton’un anomi kuramında bahsettiği insanın hayattaki hedeflerine “meşru yollar” ile ulaşma değerini benimsemesinin pek de muhtemel olmadığını söylemek güç olmayacaktır. Toplumun kendisinden beklediği “uyumlu ve kurallara bağlı yurttaş” kimliği, zihninde hiçbir zaman güvenli bir yer bulamamış bu bireyler için anlamsız bir beklenti gibi görülür; meşru yollardan kopuş ve tabi ki anomi kaçınılmaz hale gelir.
-
Toplumsal Uyum Yanılsaması ve Güvenli Bağlanma
Yıllarca gazete manşetlerinde çocuk kuruluşlarından ayrılan gençler ile alakalı benzer manşetlere rastlanmıştır. Temelde sorulan soru, bu çocukların neden topluma uyum sağlayamadığı sorusudur. Okuyucuların savunması ise basit; devlet onlara tüm imkanlarını sunuyor, daha ne yapmalı?
Sorulması gereken asıl soru şu ise olmalıdır; toplumsal düzene uyum sağladığını varsaydığımız akranları ile benzer varoluşsal şartlarda büyüdü mü bu çocuklar?
Tıpkı 2026 yılı gazete manşetlerinde defalarca yer bulan, okullarda yaşanan akran şiddetini ya da silahlı saldırıları yalnızca kapıdaki “güvenlik görevlisinin eksikliği” sanıp çözümü de “metal dedektörler” kurmak olarak belirlememiz gibi; karşılaştığımız her toplumsal soruna aynı yüzeysel pencereden bakıyoruz. Bireyi topluma bağlayan şeyin beş yıldızlı otel konforundaki binalar, kalorisi hesaplanmış mamalar ya da yeni kıyafetler değil; henüz dili bile dönmezken bir çift gözde gördüğü koşulsuz kabul ve güven olduğunu anlamıyoruz. Her yaş grubundan çocuğun kendi gelişim dönemi özelliklerine uygun “ihtiyaçlarının”, beklentilerinin ve isteklerinin olduğunu hatırlayamıyoruz. Bugün çocuk bakım kuruluşlarındaki “kapasite üstü çalışma problemini” yalnızca “yer darlığı” olarak görüp gerekli müdahaleyi zaman kaybetmeksizin gerçekleştirmemek hem bakım altındaki çocukların geleceğini doğrudan hem de toplumun hemen her kesiminden, her yaş grubundan bireyin yaşamını dolaylı olarak şekillendirmek demektir. Anomiye kendi ellerimizle sürüklenmek demektir…
Meseleye daima daha derinden, o beşiklerin başında yalnız bırakılan sinir sistemlerinin çığlığından bakmak zorundayız. Çünkü bir toplumun geleceği, binalarının sağlamlığında değil; bebeklerinin ağladığında kime sarılabildiğinde gizlidir…
Sosyal Hizmet Uzmanı Murat ŞAHİN




