
SUÇA SÜRÜKLETİLEN ÇOCUKLAR İÇİN HUKUK ELİ İLE ADALETTEN KAÇIRMALAR VE ÇOCUKLARIN KORUNMAMASI -1
SUÇA SÜRÜKLETİLEN ÇOCUKLAR İÇİN HUKUK ELİ İLE ADALETTEN KAÇIRMALAR VE ÇOCUKLARIN KORUNMAMASI -1
2005 YILINDA ÇOÇUK KORUMA(MA) KANUNU İÇİN ADALET KOMİSYONUNDA Kİ GÖRÜŞMELER VE YAPAY ZEKA İLE ANALİZ
Toplum olarak İstanbul Kadıköy’de yaşanan “Ahmet Mattia Minguzzi” 1 olayı, gerçeklerle yüzleşmemize neden oldu. Toplumsal bağlamda, son 20 yıldır gözümüzün önünde yaşananlara alışırken, adalet yönetiminde öne çıkan “suça sürüklenen çocuk” kavramı ve aslında “gençlik suçluluğu” ile de bir hesaplaşmaya zorlandık. Ancak bu olay, farklı boyutlarıyla ele alındığında, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) kapsamındaki sorumluların hesap vermemesiyle birlikte, bir “hınç ve linç hukukunun” da nasıl ortaya çıktığını gösterdi.
Soruşturma aşaması dahil, yaklaşık on aylık bir sürecin sonunda, iki genç için “24 yıl hapis cezası” verildi. 3 Kasım 2025 tarihli bu karar, fiilen “ağırlaştırılmış müebbet” karşılığı olarak değerlendirilebilecek niteliktedir.
Kararın gizliliği bir yana, soruşturma evresindeki bilgilerin sızdırılması ve akabinde sosyal medyada yürütülen yargılama, ciddi bir “damgalama ve lekeleme” sürecine yol açtı. Bu durum, Türkiye’de halen bir “çocuk meselesinin” çözülemediğinin açık göstergesidir. Üstelik, 2004 yılından bu yana taraf olunan Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa Sosyal Şartı (ASŞ) gibi uluslararası metinlere rağmen, insana ve çocuğa bakışımızı da bu süreçte net olarak yansıtmıştır. Anayasa’da temel bir ilke olan “masumiyet karinesi”ne rağmen, soruşturma aşamasından itibaren adalet sisteminin öne sürdüğü “suça sürüklenen çocuk” tanımı, damgalamayı normalleştiren ve pekiştiren bir işlev görmüştür. Bu durum, çocuklara nasıl bir gelecek sunmadığımızın ve onlarda nasıl umut yeşertmediğimizin de acı bir sonucudur.
Adaleti etkilemekten kaçınmak adına, devekuşu misali görmek istemediğimiz, çözemediğimiz ve çocukların haklarını savunmadığımız için bu süreçte, verilen bu ağır cezanın dahi toplumsal hıncı dindirmediği görülmektedir. Süreçte aklın ve hukukun değil de duyguların öne çıkarılması, böyle bir “adalet” anlayışını beslemiştir. Oysa 20 yıldır sorunun kaynağına inilmeyip, sadece sonuçlarıyla mücadele edilmektedir. Bilgiye ve hukuka bakıştaki bu sorunlu yaklaşım, siyasi arenaya da yansımış ve cezaların artırılmasını öngören bir tasarı taslağı, 11. Yargı Paketi’ne dahil edilmiştir. Uygulamada karşılaşılan ve Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 31. maddesi kapsamında verilen 24 yıl hapis cezasının 27 yıla çıkarılması gibi bir düzenleme, köklü bir çözüm yerine geçici bir panik refleksi olarak değerlendirilmiştir. Sebepler yerine sadece sonuçlarla mücadele etmeyi hedefleyen bu tasarı, yeni tartışmalara yol açmış ve 14 Kasım 2025 tarihinde geri çekilmek zorunda kalınmıştır.2 Bu tartışmalar, TBMM’de konuya ilişkin bir araştırma komisyonu kurulması ihtiyacını da beraberinde getirmiştir.
Diğer yandan, Adalet Bakanlığı verilerine göre 2024 yılında yaklaşık “bir milyon çocuk ve genç”, adalet sistemiyle temas halindeydi. 3TÜİK verileriyle de doğrulanan, 250 bin civarında suç mağduru çocuğun yanı sıra, daha en baştan “hükümlü” muamelesi görerek “suça sürüklenen ve damgalanan” çocuk ve gençlerin geleceği, büyük ölçüde ÇKK ve TCK ile şekillenmektedir. Soruşturma aşamasındaki işlemler ve kovuşturma süreci, 15-18 yaş grubunun, gençlik suçluluğunun yaklaşık %70’ini oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Hem “korunma ihtiyacı olan çocuk” hem de “suça sürüklenen çocuk” tanımları altında çocukların korunduğu iddia edilen 5395 sayılı ÇKK’nın, TCK ile birlikte ele alınış biçimi, aslında toplum olarak çocuklara ve dolayısıyla insanlığa bakışımızla doğrudan ilgilidir.
20 yıldır yürürlükte olan ÇKK ve TCK’nın 31. maddesinin uygulanışı, hem adalet yönetimini hem de sosyal hizmetler boyutunu ilgilendirmekte ve toplumun geleceğini derinden etkilemektedir. Gençler için ayrı ve kapsamlı bir düzenleme hala yoktur. Adalet sisteminde rol alan aktörlerin görev ve sorumlulukları net olmadan, milyonlarca çocuk, hem ÇKK’nın hem de TCK’nın mağduru konumuna düşmektedir. Adalet Bakanlığı’nın, “suça sürüklenen çocuk” ve “korunma ihtiyacı olan çocuk” tanımlarını mağdur hakları kapsamında ele alması, bu sistemik sorunu adeta resmen ikrar etmek anlamına gelmektedir. Bu ilginç ve trajikomik durum, adalet yönetimi açısından bu sürecin, ÇHS, ASŞ ve AİHS hükümlerinin ihlali ve kötüye kullanımı boyutlarıyla birlikte ele alınması gibi anayasal bir görevi de ön plana çıkarmaktadır. TBMM’nin, özellikle çocukların korunması ve yargılanması sürecinde son 20 yıldır yaşanan kronik sorunları nihayet ele alması artık zorunluluk haline gelmiştir.
Bu acil ihtiyaç nedeniyle, hem ÇKK hem de TCK’daki düzenlemelerin kanunlaşma süreçlerini ve tarihsel arka planını anlamak, sağlıklı çözümler üretebilmek için elzemdir. Bu bağlamda, 2005 yılında Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanıp TBMM Adalet Komisyonu ve Genel Kurul’da kanunlaşan ÇKK’ya yönelik, Adalet Komisyonu’nun “21 ve 27 Haziran 2005” 4tarihine düşülmüş kritik notlar olarak büyük önem taşımaktadır.
DeepSeek;Grok ve Gemini gibi gelişmiş bir Yapay Zeka modeli kullanılarak orijinal tutanaklar analiz edilmiş ve yeni bilgiler üretilmiştir. Bu analiz, hukuk dünyasının sahip olduğu bakış açısı içinde, sosyal hizmetlere duyulan “güvensizliği”, ÇHS ve ASŞ’da yer alan ilke ve değerlerin dikkate alınmayışını ve nihayetinde bir “adaletten kaçırma” eğilimini ortaya koymuş ve derinlemesine incelemiştir.
20 yıldır ÇHS adına ve gençlik adalet yönetimi açısından ÇKK ile yürütülen uygulamaların nasıl bir tablo ortaya koyduğunu anlamak, günümüz için her zamankinden daha önemlidir. Aslında bu süreçte çocukların nasıl **korunamadığı**, kanunun isminin adeta “ÇOCUK KORUMA(MA) KANUNU” 5 olarak anılmasına neden olmuş ve toplumsal bir yüzleşmeyi zorunlu kılmıştır. TBMM de dahil olmak üzere tüm aktörlerin bu yüzleşmeyi gerçekleştirmesi şarttır. Aksi takdirde, cezaları artırarak bir “hınç hukuku” ile adalet sağlanabileceği yanılgısı devam edecektir. Hem tarihi tutanakların hem de Yapay Zeka tarafından analiz edilen verilerin birlikte ele alınması, çocuklara ve insanlığa bakışımızın özetini sunmaktadır.
SHU Nihat Tarımeri /
Zürih Gençlik Savcılığı (E) Sosyal Çalışmacı
https://www.cocukkorumaturkiye.com/11229-2/
NOT : https://www.cocukkorumaturkiye.com/cocuk-haklari-adina-cocuklari-ve-toplumu-kandirmayin-cocuklara-kiymayin-1-sosyal-hizmetleri-de-yozlastirmis-sosyal-calismama-gorevlisi-ile-cocuk-haklari-ve-insan-haklarini-e/
YAPAY ZEKALAR TARAFINDAN ÜRETİLEN BAZI BİLGİLER
ÖRNEK 1
ÇOCUK KORUMA SİSTEMİNDE İDARİ ZAFİYETİN SİYASİ ARACA DÖNÜŞMESİ: BM ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE RAĞMEN KORUMANIN ADALETTEN KAÇIRILMASI
Özet
Bu makale, TBMM Adalet Komisyonu’nda yürütülen Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) müzakerelerini, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS) bağlamında analiz etmektedir. Çalışma, yasa yapım sürecinde sosyal hizmetlerin (SHÇEK) kendi kurum içi acziyetini ilan etmesinin, koruyucu felsefeyi uygulamada fiilen güvensiz kıldığını ve böylece çocukların korunmasına yönelik idari boyutun, yargısal ve cezalandırıcı bir odağa kaydırılarak “adaletten kaçırıldığını” tespit etmektedir. Ayrıca, Kıta Avrupası’ndaki güçlü idari vesayet mekanizmalarının eksikliği ve Britanya hukukunun idealist reform hevesinin yanlış yorumlanmasının, siyasi bir araç haline getirilerek koruyucu tedbirlerin ertelenmesine zemin hazırladığı analiz edilmektedir.
1. Giriş: ÇHS’nin Koruma İdealinden Uygulama Krizi
ÇHS’nin temel ilkeleri (özellikle Madde 3: Çocuğun Üstün Yararı), çocuk adalet sisteminin özünde koruyucu ve destekleyici mekanizmaların kurulmasını gerektirir. Türkiye’nin ÇKK’yı hazırlama hevesi de bu uluslararası normlarla uyum sağlama amacı taşımıştır. Ancak Komisyon tutanakları, bu yasal reformun, idari ve mali altyapı yetersizliği nedeniyle krize girdiğini açıkça göstermiştir. Bu kriz, sosyal hizmetlerin güvensiz bir hizmet haline gelmesiyle sonuçlanmış, koruma görevi ise ceza ve denetim odaklı hukuki prosedürlere kaymıştır.
2. Sosyal Hizmetlerin Güvensiz Kılınması: Korumanın Adaletten Kaçırılması
Çocuğun üstün yararını esas alan bir adalet sistemi, yargı kararlarını destekleyecek güçlü ve uzmanlaşmış sosyal hizmet mekanizmalarına ihtiyaç duyar. Tutanaklar, Türkiye’de bu mekanizmanın yasal süreçte dahi nasıl güvensiz kılındığını kanıtlamaktadır:
A. Kurumsal İtirafla Güvensizliğin Tescili
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) temsilcisinin kendi kurumu hakkında verdiği beyanlar, sosyal hizmetlerin güvensiz ve işlevsiz bir hizmet olduğunu tescillemiştir:
SHÇEK Temsilcisi: “Yeteri kadar personelim yok, yeteri kadar nitelikli personelim yok…. fuhuştan geleni de aynı yerde barındırmak gibi zorunluluk içerisindeyim.”
Bu itiraf, mahkemeler tarafından verilmesi öngörülen koruyucu ve destekleyici tedbirlerin (Madde 5) fiilen uygulanamayacağı anlamına gelir. Kanun ne kadar modern ve koruyucu olursa olsun, uygulayıcı idari ayağın yetersizliği, korumayı adaletin kapsamından kaçırmaktadır. Sosyal İnceleme Raporları (SİR) mekanizması, Pekin Kuralları’nın istediği uzmanlık yerine, bu personel zafiyeti nedeniyle formalite yozlaşmasına uğramakta ve yargısal kararların sosyal temelini ortadan kaldırmaktadır.
B. Hukukçuların Cezalandırma Odağıyla Marjinalleştirme
Sosyal hizmetler ayağının bu denli zayıflığı karşısında, hukukçular Kanun’un güvencesini yargısal otoritede aramıştır. Yargıtay Temsilcisi’nin görevli mahkeme konusundaki güçlü beyanları, sistemin koruma işlevinin dahi yargısal denetime tabi olduğunu ve bu alanda istikrarın bulunduğunu vurgulamıştır.
Bu durum, Seda Akça’nın Kanun’un “ceza hukuku alanına bırakıyor” eleştirisini haklı çıkarmaktadır: Sosyal hizmetler yetersiz kalınca, Kanun’un koruyucu yönü marjinalleşmiş, yerine yargısal usul ve cezai yaptırım odaklı süreçler baskın hale gelmiştir. Çocuğun üstün yararı ilkesi, sosyal destek ve ıslah yerine hukuki düzen ve cezai istikrar talepleri karşısında geri çekilmiştir.
3. Karşılaştırmalı Hukuk Bağlamında Çifte Eksiklik ve Kavram Kargaşası
Türkiye’deki idari zafiyet, Kıta Avrupası ve İngiliz Hukuku’ndan gelen reform heveslerinin yüzeysel kaldığını göstermektedir.
A. Kıta Avrupası Eksikliği: Resmi Vesayet Gücünün Yokluğu
Almanya (Jugendamt) ve İsviçre (KESB) gibi Kıta Avrupası ülkelerinde, resmi vesayet kurumları, suç odaklı sistemlerde bile uzman ve güçlü bir idari otorite olarak, mahkeme kararlarını etkili bir şekilde uygular ve yasal boşlukları doldurur. Türkiye’de, Seda Akça’nın işaret ettiği “kamu vesayeti” benzeri bir kurumun eksikliği, SHÇEK’in itiraf ettiği acziyetle birleşince, Kanun’un koruyucu tedbirlerinin uygulanamaz hale geldiği bir sistem yaratılmıştır. ÇKK, koruma vaatlerini yerine getirecek idari dayanak açısından, kaynak hukuk sistemlerinin gerisinde kalmıştır.
B. Birleşik Krallık Hevesi ve Kavramsal Kargaşa
“Kanunla ihtilaf halindeki çocuk” tanımının benimsenmesi hevesi (Victoria dönemi reformlarının modern uzantısı), ıslah ve ceza arasındaki kavramsal kargaşayı da beraberinde getirmiştir. Victoria dönemi, çocuğu yetişkinden ayırmayı başarmış ancak hala sert ceza yöntemlerinden vazgeçememiştir. Türkiye’de de Kanun, modern bir terminoloji benimseme hevesi taşısa bile, SHÇEK’in farklı profildeki çocukları (fuhuş/suç) aynı yerde barındırma itirafı, en temel ıslah ilkesini dahi (ayırma ilkesi) uygulamada ihlal ederek, Victoria dönemi reformlarının bile gerisine düşüldüğünü göstermiştir.
4. Siyasetin İdari Zafiyeti Araçsallaştırması ve Korumanın Ertelenmesi
Komisyon müzakereleri, idari zafiyetin siyasi karar alma süreçleri için nasıl bir araç haline geldiğini açıkça göstermektedir. Hükümet temsilcileri ve bazı milletvekillerinin tezleri, ideali erteleme yönünde olmuştur:
-
Siyasi Pragmatizm: Hükümet temsilcisi, SHÇEK’in altyapı gerektiren barınma ve danışma tedbirlerine (Madde 5/a ve e) ilişkin hükümlerin yürürlüğünün ertelenmesini teklif etmiştir. Bu teklif, ÇHS’nin gerektirdiği koruyucu tedbirleri yasalaştıran Kanun’un, idari ve mali yetersizlik nedeniyle uygulanmasını süresizce geciktiren siyasi bir uzlaşmadır.
-
ÇHS’ye Rağmen Korumanın İhmali: Bu erteleme kararı, siyasetin idari krizi çözmek yerine, krize neden olan tedbirleri erteleyerek günü kurtardığı anlamına gelir. Çocuğun Üstün Yararı ilkesi, en hayati koruyucu hizmetlerin ertelenmesiyle göz ardı edilmiş; uluslararası normlara uyum sağlama hevesi, siyasi ve idari risk yönetiminin aracı haline getirilmiştir. Çocukların korunması, sosyal hizmetlerin güvensizliği gerekçe gösterilerek, fiilen siyasi bir araçla adaletin kapsamından çıkarılmıştır.
Sonuç
TBMM Komisyon tutanakları, Türkiye’de çocuk koruma sisteminin hukuki istikrar ve cezai denetim baskınlığı altında ezildiğini kanıtlamaktadır. BM ÇHS’nin gerektirdiği kapsamlı koruma felsefesi, sosyal hizmetlerin kendi beyanıyla güvensiz bir hizmet haline gelmesi nedeniyle büyük bir yozlaşma tehlikesi altındadır.
Almanya gibi ülkelerdeki güçlü idari vesayet mekanizmalarının eksikliği ve Britanya’dan alınan reform hevesinin uygulamadaki acziyeti, yasa koyucuyu koruyucu tedbirleri ertelemeye zorlayan siyasi bir araç haline gelmiştir. Bu durum, çocukların korunmasının, hukuki ve cezai prosedürler silsilesine indirgenerek, sosyal destek ve ıslah odağından kaçırıldığı ve hukuki adaletten uzaklaştığı sonucunu doğurmaktadır. ÇKK’nın başarısı, ertelenen hükümleri yürürlüğe koymakla değil, bu hükümleri taşıyacak güvenilir, uzmanlaşmış ve siyasetten bağımsız idari bir kamu vesayet otoritesi kurmakla mümkün olacaktır.
(NOT:Tutanakta Seda Akço bazı yerlerde Seda Akça olarak yer almaktadır.Nihat Tarımeri)
EKTE DEVAM EDECEK TBMM ÇKK 14.11.2025
1https://www.cocukkorumaturkiye.com/9864-2/
2Zürih Gençlik Savcılığı (E) Sosyal çalışmacı




